Hiç varolmadığı iddia edilen bir ormana bakan bir evde yaşıyor oluşumun henüz ikinci günü. Burada güvende hissetmekten başka yapabilecek bir şeyim yok, şikayet de etmiyorum tabi. Kaillen her şeyin mükemmeliği konusunda oldukça saplantılı hale geldi. Uyandığımı bilse yüzünde "Her şey yolunda." gülümsemesi ile ürkütücü bir halde bana hizmet ediyor olurdu. Bu şapşal halini seviyorum aslında. Onun her halini seviyorum aslında. Kendimi ona açamayışımın sebeplerinin onu tatmin etmediğini biliyorum ancak her zaman kalbini dinleyemezsin. Özellikle de benim kalbimi. Kan pompalamanın yanı sıra bana yersiz tavsiyelerde bulunuşu ile kötü bir üne sahiptir kalbim. Penceremden dışarı bakınca bir kaç doğa güzelliğine kanıp yumuşayabiliyor ve ona bir defa söz hakkı verirsen, en büyük hatalara yol açıyor. beni getirdiği şu durumu hiç bir zaman tahmin edemezdim. Öylesine mutlu hissettiriyordu ki, sanki her şey her zaman yolunda gidecekmiş gibiydi. Hiç birimiz bunun geleceğini tahmin edememiştik.
Sanırım on bir aydan fazla oluyor. Bundan on bir ay öncesinde hiç bir şey böylesi hareketli değildi. On bir ay öncesinde dört tarafı da denizlerle çevrili, bir ucundan bir ucuna 3 saate yakın bir zamanda gidebileceğiniz kadar büyüklükte bir adada yaşıyordum. Ufukta başka bir kara parçası görünmezdi. Sanki dünyada bir tek bu ada vardı ve deniz üzerinde dümdüz ilerleseniz yine aynı yere varabilecekmişsiniz gibiydi. Ancak bu sadece belirli bir yaşa gelene kadar böyle gelebilirdi. Olgunlaştıkça eski limandan kalkan gemilerin nereye gittiklerini öğreniyor, şanslıysanız bizzat böyle bir deneyim ediniyordunuz. O gemilere küçüklüğümden beri hayrandım. Hayatım boyunca sadece bir defa adadan dışarı o gemilerden biriyle çıktım ve bir daha da hiç dönemedim. Ardımda beni bekleyen birinin olmayışı da bunun nedenlerinden biri olabilir tabi. Adada rahat bir yaşam için her türlü koşul mevcuttu. Hiç bir zaman bir sorun yaşanmamıştı. Halk oldukça sakin ve birbiriyle güzel ilişkiler içerisindeydi. Pek tabi ara sıra sürtüşmeler, anlaşmazlıklar yaşanıyordu. Ancak adanın insanlarda yarattığı garip bir sakinlik vardı. Öyle ki bu sakinlik bütün sorunları çok geçmeden sonuçlandırıyordu ve insanların içindeki barşçıl hava devam ediyordu. Bir çok maddi ihtiyacın karşılandığı kıtalara, adalara yolculuk yapan insanlar geri geldiklerinde adadakilere gördüklerini sanki çok farklı bir dünyaya seyahat etmişcesine heyecanla anlatırdı. Bu heyecanı dinleyenler de yüzlerindeki şaşkınlık ifadeleri ile sürdürürdü. Küçük adalara gidenlerin pek de ilginç hikayeleri olmazdı, o adalar da yaşadıkları ada gibi olurdu. Ancak büyük adalara, kıtalara gidenler daima oradaki farklı hayatı garipserlerdi. Ballandırarak anlatılan bu hikayelerin çoğuna daima şüphe ile bakmışımdır. Yarısından fazlası sanki insanların günlük, sıkıcı hayatlarına bir neşe kaynağı gibi olduğundan doğrulanma ihtiyacı duymazdı. Ben de pek bir şey söylemezdim. Benim gibi şüpheci insanların olduğunu biliyordum, ancak onlar da halkın geri kalanı için bu hikaye anlatımlarının önemini bildiğinden ses çıkartmazlardı. Gerçeğe en yakın bulunan tiyatrolarımızdı.
Ailemin adanın geri kalanından farklı kalır hiç bir özelliği yoktu. Annem komşulara ara sıra terzilik yapar, bazı eğlenceler için elbiseler dikerdi. Babam sahilde bir restorant işletiyordu. Yaz günlerinde oldukça uğrak bir yer olurdu. Babam yaz akşamlarının adadaki güzelliğine güzellik katmak için dükkanın önündeki alanı renkli ışıklarla süslerdi. Sahilin kendi doğal güzelliğini bozmadan, ona eşlik eden bir güzellikti bu. Annem akşamları yoğun vakitlerde babama yardım ederdi. Ben yazları adada kendimce dolaşmayı severdim ve annem ile babamın bu meşguliyetinden faydalanarak gezintilerimi akşamları da sürdürürdüm. Eski bir bisikletim vardı. Yer yer pas rengine bürünmesine rağmen oldukça güzel, kırmızı bir bisikletti. Sabahları kahvaltıdan kalan ekmeğe çilek reçeli sürer, onu güzelce paketler ve bisikletimin sepetine özenle yerleştirirdim. Yanına da bir matara suyumu koyardım. Ancak o su ben adanın arka kısmına gidene kadar biterdi. Yolumu güvenli kılmak için tercih ettiğim yol çok dik olmayan bir yokuş ile başlardı. En tepesine çıkana kadar mataramdaki su biterdi ancak yokuştan aşağıya indiğimde karşıma çıkacak olan şelaleyi bildiğimden, bunu pek de sorun etmezdim. Yokuşun bittiği yer şelalenin tepesiydi. Şelalenin oldukça sessiz bir şekilde döküldüğü ve nehire katıldığı yere inmek için bisikletimden inerdim. Taşlı yollarda ve nemli toprakta bisiklet üzerinde ilerlemek daime çok tehlikeli gelirdi gözüme. Nihayet şelalenin nehirle buluştuğu ve kocaman köpükler yarattığı yere varınca mataramı doldurur ve bir süre orada dinlenirdim. Görsel güzelliğin yanı sıra, orada edindiğim huzuru anlatacak hiç bir kelime yoktu. Benden başka her hangi birinin gelip gelmediğini önemsemezdim. Kimseyle de karşılaşmamıştım. Nehrin tam kenarında çimenlere uzanır, elimi suya sokabileceğim kadar yaklaşır ve bir süre orada öylece yatardım. Bulutlardan şekiller çıkartır, çıkan şekillerle hikayeler kurardım kafamda. Şimdi tekrar orada uzanmayı ister miydim bilmiyorum. Geçmişime duyduğum bir özlem yok ancak yine de geçmişimin sahip olduğu ve değerini bilemediğim masumluğu ve sakinliğini hayatımın arka planına ekleyip, satırlarımı ona göre hizalamayı isterdim. Tekrar masum olmayı isterdim.
Adadan ayrıldığım gün, hatırama yerleştirmeyi seçtiğim bir gün değildi. Daima bir rüyadan uyanış gibi yer edinmişti önceki hayatım. Yer yer anımsadığım, aslında kimileri tarafından bir çok anlama çıkabilecek sayılan ancak önemsiz kılınan bir rüya gibi. Bir sabah uyanıp bindiğim gemi bir rahim gibi beni cennetten dünyaya taşıdı. Limanda çöplüğe terkedilmiş bir bebek gibi çıplak ve cahildim. Ciğerlerimi yakan farklı bir hava vardı. Popoma yediğim tokat ise sarhoş bir evsiz tarafından atılmıştı.
Limanda yürüyüp tamamen boşalan zihnime yeni bir amaç bulmaya çalışıyordum. Yanlarından geçmekte olduğum gemiler teknelere ve sandallara dönüşene kadar yürüdüm. Kafamda hiç bir şeyin belirmeyişi, yalnızlık ve kayboluşluk vücudumu bir anda sarmıştı. Dizlerimin üzerine düştüğümde gözyaşlarım da yanaklarımdan süzülmeye başlamıştı. Hıçkırıklarım arasından tok bir ses duyan kulaklarım bir kedininkiler kadar çevik bir hareket ile irkildiler. Önünde yığıldığım sandaldan orta yaşlı bir balıkçı sesleniyordu bana. Ne söylediğini anlayamadan gözlerimi kapattım ve onun klubesinde gözlerimi açtım. Balıkçı yanımda yatıyordu. Güneş henüz doğmamış, ancak alacakaranlık solmaya başlamıştı. Çıplaklığıma vuran hafif bir rüzgar geliyordu pencereden. Öylece etrafa bakındım. Çok da büyük olmayan, tek bir odadan oluşan bir klubeydi. Mutfak kısmını oluşturan bir tezgahı, oturma odasını oluşturan bir kanepesi ve yatak odasını oluşturan bir yatağı vardı. Yanımda bana sırtı dönük bir şekilde yatmakta olan balıkçıya baktım. Ensesine kadar inen gri saçları vardı. Omuzları geniş, kolları şişkindi. Belinde bir kaç yara izi vardı. Bir tanesi kalçasından baldırına kadar iniyordu. Karaya ayak bastığım andan itibaren ilk hissettiğim duygu yalnızlık ise, ikincisi de nefret oldu. Doğrulup kalktığımda geride bir iz bırakmışlığımı inceledim. Bundan sonra o yatakta koyu bir leke kalacaktı ona ait. Oluşturduğu yuvarlak şekle ve koyulaşmış rengine baktıkça beni kendisine çeken kara bir deliğe dönüşüyordu. Çekim gücüne karşı koyarcasına geri gitmeye başladığımda topuğumdaki ani soğukluk ile irkildim. Yerde öylece durmakta olan şişe bir anda ilgimi çekmişti. Bilinçsizce onu elime aldım. Boş bir şişe, dünya üzerindeki görevini yitirmiş bir şişe, geçmişine ait bir kokuya sahip bir şişe. Üzerindeki solmuş etikette kimliği olan, ancak artık hiç bir önemi olmayan bir şişe.
Gürültü.
Artık yarısı olmayan bir şişe.
Sessizlik.
Artık bir insanın kalbi üzerine saplanmış bir şişe..
26 Eylül 2009
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder